Adana İncirlik Üssü / Nisan 2014
Tarihler 4 Nisan 2015’i gösterirken, Adana Amerikan İncirlik
Üssü’ne 8 adet askeri uçak indi. O gün hava üssü o güne kadar ki en yoğun
programlarından birine sahne oldu. Kayıtlara geçmeyen ve alışık olunmayan bir
dizi prosedür izlendi.
İlk uçak indiğinde; elinde önemi yüksek olduğu tahmin edilen
siyah bir çanta ile uzun bacaklı bir ingiliz 10 kişilik bir koruma ekibi ile
arka arkaya diziler üç siyah jipe bindi. Jip hareket ederek onlarca askerin
teyakkuz halinde olduğu ve hemen hemen her kritik noktayı tuttuğu 2. nolu
hangar doğru ilerledi. Hangarın önüne geldiğinde, jipler daha durmadan araçtan
atlayan korumaların gözetiminde iki kişi hangar girdi ve hangarın kapıları
kapatıldı.
Aynı süreçler dakikalar sonra inan digger yedi uçak için de
tekrarlandı. Büyük bir toplantının başlangıcına şahit olduğundan habersiz olan
askerler, ortadoğu’da yeni bir savaşın başlayacağı ile ilgili tahminler
yürütmeye başlamıştı bile.
Hangarın ön bölümünde cep telefonları ve korumalara ait
silahlar hazırlanan bir masanın üzerine bırakıldı. Korumalar içeri alınmamakla
beraber her ekipten başkan olduğu düşünülen kişi ve yardımcıları hangarın iç
bölümüne alındı. Jammerlar hangarın içinde dört köşeye yerleştirilmişti. Bu gün
ne konuşulacaksa burda hiç bir suretle bu toplantıya katılanlar dışında hiç
kimse bilgi sahibi olmaması gerektiği izlenimini uyandırıyordu.
Hangarın ortasında devasa büyüklükte bir masa ve etrafında 9
koltuk vardı. Biraz illerde monitörler döşenmiş bir çalışma alanı, projeksiyon
sistemi ve ne olduğu anlaşılamayan bir çok cihazla donatılmıştı.
Bu sekiz koltuğun sahipleri yerlerini aldığında, elinde
dosyalarını inceleyerek, 9. Koltuğun sahibinin gelmesini bekliyorlardı. Alanda
çıt çıkmıyordu, herhangi bir merhabalaşma dahi yaşanmayan bu ortamda tarihi
değiştirecek bir planlamanın ön hazırlıkları yapılma ihtimali herkeste küçükte
olsa bir heyecan uyandırıyordu. Tarihi değiştirecek bu toplantılar dizisinin bu
bölümünde herkes sanki Osmanlı topraklarını bir kez daha paylaşacakları gibi
bir duyguyla kendilerine ait bir rol kapma planlarıyla sabırsızlıkla
bekliyorlardı.
Toplantıya gelen bu sekiz kişi sanki birbirlerini hiç
tanımıyormuş gibi davranıyor, ancak bu güç çemberi içinde olmanında mutluluğunu
yaşıyorlardı.
Bu gizli toplantıyı tertip ettiği anlaşılan kişilerin bir
kaç göz hareketi artık toplantının başlayacağı haberini veriyordu. Bir kaç
dakika sonra 9. Koltuğun sahibi hangarın arka kapısından 5 kişilik danışman
ekibiyle geldi. Herkes ayağa kalkıp, saygıyla başlarını eğerek selam verirken,
o küçük bir mimikle topluluğu selamlayıp koltuğuna oturdu. Dosyalar danışman
ekibi tarafından alelacele önüne kondu. Beni yanlız bırakın der gibi bir el
hareketiyle danışmanlarının tamamı yaklaşık on adım kadar geri geri yürüyerek
durdu ve beklemeye başladı.
Toplantılara başkanlık ettiğinden dolayı “Başkan” olarak
anılan Edward Shann, orta yaşlarında, hafif sarışın, uzun boylu ve sert mizacı
altında gizlenen amerikalı bir toplum
bilimci dehasıydı. Ordudan sonra, kızılhaç, NATO ve birleşmiş milletlerde
farklı farklı alanlarda bir çok konuda çalışmalar yapmış, bir çok ülkenin
toplumsal dönüşümüne katkı sağlamıştı. Bu özelliği nedeniyle kendisine büyük
paralar aktarılarak bilimsel araştırma çalışmalarına da büyük destekler
sağlanmıştı.
Uçları yukarı kalkmış kaşlarının altındaki mavi gözlerinden
deha ışıl ışıl fışkırıyor ve karşısındaki herkesin üstünde bir hakimiyet
sağlıyordu. Bir dahinin üzerindeki son derece şık takım elbise iç dünyasının
düzenini ve disiplinini temsil ediyordu. Gömleğinin kol düğmeleri hangarın
tepesinden gelen projector ışığında parıldıyor, belki hiç kimsenin daha önce
böylesini görmediği saati bambaşka bir gücün işaretini veriyordu. İnsanların
bakmaya çekindiği o gözler önce masadaki herkesin gözlerine isabet etti.
Masadakiler saygıdan ziyade içlerindeki o korkudan dolayı bu güce teslim olmayı
arzu ediyor gibi gözlerini öne eğdiler.
O gün askeri bir harekatın hazırlık sinyali verilecek gibi
bir hava vardı ortamda. Masadaki herkes önlerindeki kalın dosyaları göz ucuyla
incelemeye çalışıyordu. Bu kez hangi ülke ? aceba diye geçiriyorlardı
akıllarında. Olsa olsa Suriye ile ilgili bir durum olduğu öngörülebilirdi.
Masadaki bir kaç dakika boyunca oluşan sessizlik bu sorunun cevabını
bekliyordu.
Bay Shann’ın dudaklarının oynamasıyla beraber o etkileyici
ve güç sembolü ses, bir mızrak gibi sessizliği yardı.
- Hepiniz hoşgeldiniz. Neden burda bulunduğunuzu merak
ediyorsunuz, biliyorum, bu gün büyük bir projenin temellerini atarak Roma’ya o
tarihi huzuru ve refahı tekrar getirmek için burdasınız. Heyecanınızı
gözlerinizden okuyabiliyorum, ancak öncelikle kimlerle birlikte bu projeyi
inşaa edeceğiz, müsadelerinizle tanıştırmak istiyorum.
Prof. Dr. Charles
Tyler; kendisi 21. Yüzyılın en deha toplum bilimcilerinden biridir.
Çoğunuzun çalışmalarını yakından tanıdığı, “Arap Baharı”nın baş mimarlarından
biridir. Yürüttüğü bu projeyle hepimizin takdirini toplamış birisidir. Bu
projenin yan etkilerini Avrupa için en aza indirecek yeni çalışmalarını da yine
yakından takip ediyoruz. Hoşgeldiniz profesör !
George Sarizyan; kendisini
anlatmamıza gerek yok sanırım. Onun gerek kafkaslarda gerekse de balkanlarda
yaptığı çalışmaların modern batının refahını ne derece etkilediğini hepimiz
biliyoruz. Türkiye ve ortadoğuda ki sivil hareketler üzerindeki etkisini ve
genç aktivistlerle yaptığı tüm dünyadaki çalışmaları ne kadar stratejik bir
alan üzerinde çalıştığını bizlere gösteriyor. Toplumsal dönüşümlerde finansman
desteğinin ne kadar önemli olduğunu takdir edersiniz.
Justin Sandler;
Kendisi sosyal medya uzmanı, neredeyse tüm dünyada kurduğu sosyal medya ağı ile
bu ülkelerdeki genç aktivistlerle birlikte yürüttüğü sosyal kampanyalarla
tanıyoruz kendisini. Sosyal medyanın gücünü bize öğreten kişidir.
Ajan Sylvester; Kendisi
bize CIA tarafından bize önerilen ve uluslararası alanda tüm gizli servislerin
oluşturduğu toplumsal bilgilere ulaşmamızda yardım sağlayacak kişidir.
Lisa Amounpour:
Amerika, Avrupa ve dünyanın bir çok ülkesinde çalışmış başarılı bir habercidir.
Onun medya desteğinin her kampanyayı başarıya ulaştıracak bir anahtar olduğunu
bilmeyen yoktur.
Nilsen McKenet;
Kendisi birleşmiş niletler barış temsilcisi, uluslararası alandaki tüm politik
gelişmeleri yakından takip eden ve politika kampanyalarıyla bir çok ülkede
etkili olan bir gönüllüdür.
Ahmad Khan:
Kendisini Filistinde El-Fetih ve Hamas arasındaki politik gerilimleri yürütmek
ve filistinin batıya entegrasyonunu gerçekleştirmek amacıyla yaptığı
çalışmalardan tanıyoruz.
Kaya Alacalıoğlu;
Kendisi sinema ve dizi yapımcısıdır. Türkiye’de çektiği dizi filmlerle
toplumsal dönüşümde ne derece başarılı olduğunu bir çok kez yaptığımız
araştırmalarla ortaya koyduk. Kendisinin ortadoğuda da ortaya koyduğu
performansı yıllardır dikkatlice izliyoruz.
Hiç kimse ne için geldiğini bilmediği bu toplantıda
zihinlerinde bir yapbozu tamamlamaya uğraşıyordu. Özellikle bir film
yapımcısının bu toplantıda olmasına kimse bir anlam veremiyordu. Edward,
sırayla toplantıdaki herkesin gözlerinin içine bakıyor, sanki şaşkınlıklarından
zevk alır bir tavır takınıyordu. Bunca sıkı önlemler altında yapılan bir
toplantıda bir savaş haberinin çıkması umulurken herkes tarafından, şimdi
nereye varacağını çözmeye çalışıyorlardı.
Kaya’nın beyninde yapbozun parçaları uçuşup duruyordu. Bir
toplum bilimci, bir banker, sosyal medya uzmanı, politikacı, haberci,
istihbaratçı ve bir gönüllü. Bu denklemden ne çıkabilir tüm olasılıkları
değerlendiriyor ancak bir yere varamıyordu. Son care olarak kendini toplantının
gidişatına teslim ediyordu.
Ajan Sylvester, yıllarca çalıştığı ülkelerde savaştan başını
kaldıramamış bir adamdı. Yine mi bir savaş diye düşünüyor ancak bir senaristin
ne işi var diye de aklından geçirmekten edemiyordu.
Nilsen, yıllarca ülke ülke dolaşıp, politik stratejilerle
askeri ve sivil darbeler konusunda çalışmalar yapmış, deneyimli bir
politikacıydı. Yıllardır yaşadığı olaylar ona hiçbir konuda şaşırmamayı öğretmişti.
Sakinliğini koruyor ama içindeki merakı da dizginleyemiyordu.
Ahmad ise bu toplantının bir savaş doğurmayacağını tahmin
ediyor ancak şaşkınlığını her haliyle ele verip Edvard’ı dinlemeye devam
ediyordu.
Edvard, son şaşkın bakışları da izleyip, oturduğu koltuktan
ayağa kalktı. Ellerini masanın üzerine koydu. Boynunu yavaş yavaş çevirirek o
insanı bıçak gibi kesen gözleriyle herkesi tek tek süzerek, konuşmasına devam
etti. Tam bir sessizlik hakimdi.
Biz, Büyük Roma’yız. İsmimiz tarih sayfalarında yüzyıllarca
geçmedi. Ancak biz hep vardık, varolmaya da devam edeceğiz. Romanın ismi yok
diye hiç bir zaman görülmeyen ve hiç bir zaman da göremeyecekleri yapı biziz.
Onlar bizi yok saysalar dahi yüzyıllarca bu dünyayı yöneten bizdik, yine biz
olacağız. Osmanlı’ya bizansı verirken de ordaydık, Osmanlıyı yıkarken de. Dünya
haritasını çizen de bizdik, sınırları belirleyen de. Hiç bir ülke bizim
gözetimimiz dışında varolmadı ve hiç bir ülke de yokolmadı. Avrupa’dan Çin’e
kadar da biz vardık, asyadan ortadoğuya da, afrikadan uzak dünya ülkelerine de
biz vardık. Amerika’yı keşfeden, güney amerikaya da ulaşan bizdik.
Biz Büyük Roma’yız. Gücümüzü bizden korkan insanlardan
alırız. Onların neyden korkacağına biz karar veririz. Gücümüzü sevgiden alırız,
insanların neyi seveceğine biz karar veririz. Gücümüzü dostluktan alırız, kimin
kimle dost olacağına biz karar veririz. Kılıcımızın gücü diz çöktürür herkesi,
paramız esir alır, insanlar bizimle bilgiye ulaşır, bilginin kaynağı biziz.
Gücümüz hayallerimizden alırız, kimin ne hayal kuracağına biz karar veririz.
21. yüzyılda gücümüzün ulaşmadığı tek bir köy, tek bir
kasaba, tek bir ada kalmamıştır. Büyük Roma, tüm dünyayı hakimiyeti altına
almışken, herkesin küçük gördüğü bir virus Büyük Roma’ya meydan okuyacak
seviyeye gelmiştir. Düşünün koskoca bir okyanusta küçücük bir ada. Tüm okyanus
bu adayı çepeçevre kuşatmışken, esir almışken bu adayı, bu adanın yıllarca
kendisini yutmaya çalışan okyanustan kendisini koruması bir başkaldırı değildir
de nedir.
Kudüs ! Birinci dünya savaşından sonra Selahattin Eyyübi’den
tekrar aldığımız Kudüs. O gün tüm arap şeyhlerine diz çöktürdümüz ve
Osmanlı’dan bağırtıra bağırttıra aldığımız Kudüs. O gün herşeyin bittiğini
sanmak en büyük hatamızdı.
Bütün bilginlerini öldürdük, bilgisiz kalsınlar, bilginin
kaynağına dönsünler diye. Ancak yıllardır aynı kitabı okumalarına mani
olamadığımız Kudüs. Tüm topraklarını ellerinden aldığımız, tarlalarını
yaktığımız, zeytin ağaçlarını kestiğimiz Kudüs. İnsanlığın en cani en nönkör
insanlarını yerleştirdiğimiz, korksunlar diye katliamlar, cinayetler
işlettiğimiz Kudüs. Hor gördüğümüz, ezdiğimiz, sürgün ettiğimiz, aile yapıları
paramparça ettiğimiz Kudüs.Yıllardır üzerinde oynamadığımız oyun, izlemediğimiz
strateji, uygulamadığımız politika kalmayan Kudüs.
Topraklarını aldık, çocukları katlettik, her gün bombalar
bombalar attık, operasyon üstüne operasyon, tüm ülkelere ezdirdik onları, amborgo
uygulayıp aç bıraktık, sefil bıraktık. Olmadı, 3 metrelik duvarlarla kapadık
etraflarını bir mezara gömer gibi. Vardığımız nokta ne ?. Hala yaşamak için
bize ihtiyaç duymuyorlar, bilgiyi bizden satın almıyorlar, bizim gibi
düşünmüyor, bizim gibi konuşmuyor, bizim gibi yaşamıyor ve bizim gibi hayaller
kurmuyorlar. Direniyorlar. Biz tüm dünyayı dize getirirken küçücük bir kara
parçasına hakim olamıyoruz. Ya başka Kudüs’ler de doğarsa. İşte bu bizim için
sonun başlangıcı olacaktır.
Hatırlayın, bir gece Firavun rüyasında doğacak bir çocuğun
(Musa) kendi sonunu getireceğini görmüştü de, o sene doğan tüm erkek çocukları
kılıştan geçirmişti. Ama o koskoca Firavun saltanatının sonunu yine o çocuk,
Musa getirmişti.
Geçen yıllar boyunca şunu anladık, bu toplumun değişim ve
dönüşümünü sağlamak için silahların bir işe yaramadığını. Firavun gibi tüm
halkı kılıçtan geçirsek bir Musa’nın doğabileceği riskini göze alamayız.
İstila, katliam, dışlanma, aile yapısını bozma, politik çareler, medya ile
terrorist gösterme oyunları, sınırları kapatıp duvarlar arasına hapsetme gibi
daha nice yöntemlerin hiç birinin işe yaramadığını şu an canlı bir şekilde
görüyoruz. Biz üzerlerine gittikçe onlara olan destekler artıyor ve her geçen
gün çember daralıyor.
Şunu anlamanızı istiyorum. Bizim derdimiz, Batı Şeria ve
Gazza gibi ufacık kara parçalarını almak değil, bizim derdimiz, Büyük Roma’nın
büyük hayallerine direnen bir grup topluluğu ortadan kaldırmak ta değil, bizim
derdimiz bu toplumu Büyük Roma’nın sonunu getirecek başlangıç olmasın diye
dönüştürmektir.
Bu gün Kudüs, öyle bir dönüşmeli ki, bir müslüman ile bir
yahudi arasında hiç bir fark kalmamalı, bir müslüman ile bir hıristiyan
arasında hiç bir fark kalmamalı. Bu insanlar ister Kuran okusun, isterlerse
müslüman olduklarını her yerde özgürce söyleyebilsinler ancak Büyük Roma’ya
tabi olsunlar, bizim gibi düşünsünler, bizim gibi yaşasınlar ve bizim gibi
hayaller kursunlar. Bir Romalı olmaktan gurur duysunlar…
Yıllardır dönüştüremediğimiz bu küçük topluluğu Büyük
Roma’nın ayarlarına çekmek için sizlerden, Asrın en büyük projelerinden birine
destek olmaya çağırıyorum. Eğer bu proje başarılı olursa Büyük Roma her
zamankinden daha güçlü bir şekilde dünyayı adaletle yönetmeye devam edecektir. Bu
projenin sadece Kudüs’ü kapsamayacağı da aşikardır. Ve büyük Roma Musa’ları
dönüştürerek öldürme yöntemi dışında fevkalede bir yol bulmuş olacaktır.
Edvard, toplantıdaki herkesin bir sure düşünmesine fırsat
verircesine sakin bir şekilde yerini oturdu. Herkes ne kadar büyük bir
problemle karşı karşıya kaldıklarının farkındalığıyla bir sure sessizce iç
dünyalarında gezinmeye başladılar. Bir yandan Büyük Roma resmini zihinlerinde
tekrar gözden geçirirken bir yandan da hiç ummadıkları bir Kudüs denklemi
içerisinde kalmışlardı. Bir sure homurtular baş göstermeye başlamıştı. Büyük
Roma, Kudüs ve proje. Herkes anlamlandırmaya çalışıyor bir yandan da sanki
bulunmuş bir çözüm varmış gibi dinleme heyecanını kapılıyordu. Projenin ne
kadar büyük olduğunun herkes farkında idi. Askeri çözümlerin çözümsüz kaldığı
bir denklemin farklı bir metotla çözülme belirsizliğini yaşıyordu herkes.
Edvard artık tekrar söze grime gereği duydu.
- Sayın Kaya, bize ilk çektiğiniz dizi filmi anlatır mısınız
?
Herkes bir anda şaşkınlığa kapılmıştı. Az önce Büyük
Roma’dan Kudüs’ten bahseden şahıs. Sanki büyük bir şakanın başlangıç düğmesine
dokunuyor gibiydi. Gayri ciddi bir hava olmuştu ortamda.
- İlk diziniz ?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder